Ana içeriğe atla

YA ALİ CANİP OLMASAYDI?* - PROF. DR. NAZIM HİKMET POLAT*

Sokrat konuşur, öğrencileri not tutarmış. O notlar olmasa, Sokrat'ın eseri de olmayacaktı demek ki... Belki Sokrat'ın eseri değil ismi bile bugüne gelmeyecekti. Dünya kültür ve medeniyet tarihinde daha niceleri, kendisini tanıyan vefakârların himmetiyle geniş kitlelere ulaşmıştır.
Türkiye'nin en büyük şairlerinden Yahya Kemal; Balkanlara Seyahat (1912) risalesinden başka bir şey yayımlamadığı sıralarda, kendisini "Sokrat tarzına mensubum" diye tanıtıyor, etrafındakiler onun sohbetleriyle gaşyoluyorlardı. Fakat o, ilk gençlik yıllarında İrtika'da neşrettiklerini artık şiir saymıyor, hayranlıkla dinlenen, taklit edilmeye çalışılan şiirlerini ise henüz olgunlaşmadığı kanaatiyle hiçbir dergiye vermiyordu. Uzun bir aradan sonra tek tük imzası görülmesine rağmen o hâlâ sohbet adamı sayılırdı. Başkaları onunla "şiirsiz şair" diye alay etse de o mükemmele varmadan "eserim var" diyemiyordu. Ömrünün sonuna kadar mükemmeli arayıp durdu, kitap yayımlayamadı. Bereket versin, yazdıklarını hangi adlarla kitaplaştıracağını not etmişti. Daha da iyisi, çok sadık bir öğrencisi, sırdaş bir dostu vardı: Nihat Sami Banarlı... Yahya Kemal'in vefatından sonra o vefakâr insan, üstadından kalma en küçük eşya parçasından, yazdıklarına varıncaya kadar her şeyi derleyip toparladı, kurduğu Yahya Kemal Enstitüsünde bir araya getirdi. Yahya Kemal'in yayımlamayı arzuladığı, yani vasiyet ettiği kitaplardan başka, bitmemiş şiirlerini, el yazısı hâlinde bekleyen notlarını da kültür ve edebiyat hayatımıza kazandırdı. Dilim varmıyor ama Yahya Kemal'in büyüklüğünü, Nihat Sami Banarlı'nın tanıtımıyla öğrendik.
Banarlı, bin bir emekle yeni baskısını cüz cüz yaptırdığı abidevi eseri Resimli Türk Edebiyatı Tarihi'nin son kısımlarını bitiremeden nefesi bitti. Onun vefakâr öğrencisi Nermin Suner Pekin, hocasının hazırlığını ikmal etti, kitabın son fasikülünü de bastırdı, Banarlı'nın hayrülhalefi oldu.
Şahsi hayatı türlü türlü şanssızlıklarla dolu Ömer Seyfettin'in de vefakâr bir dostu vardı: Ali Canip Yöntem... O olmasaydı, yani o dostluk olmasaydı, Ömer Seyfettin hakkında bugün bildiklerimizin belki yarıdan fazlası karanlığa gömülecekti.
Ali Canip-Ömer Seyfettin tanışıklığının tam olarak ne zaman başladığını bilmiyoruz. Ali Canip, onun 1323'te (1907) gönderdiği bir mektuptan bahseder. (Prof. Dr. Ali Canip Yöntem'in Yeni Türk Edebiyatı Üzerine Makaleleri, haz. Ahmet Sevgi, Mustafa Özcan, Konya 1955, s. 343; "Ömer Seyfettin", Genç Anadolu, s. 5, 3 Mart 1338, s. 1-2.)
O sıralar Ömer Seyfettin, 1322 (1906)'de atandığı İzmir Zabitan ve Efrat Mektebi'nde öğretmendi. Söz konusu mektupta Halit Ziya'nın Mai ve Siyah romanında geçen "baran-ı dürr-i elmas" [elmas ve mücevher yağmuru] gibi tamlamalardan tiksindiğini yazmaktadır. Fakat henüz yüz yüze görüşüp görüşmediklerini bilmiyoruz. Bu mektuptan bir yıl sonraki (1324-1908) bir mektubunda da edebiyatın mevcut durumu karşısında karamsarlığının arttığını, yalnızca sanat göstermek için edebiyatla uğraşmayı benimsemediğini, yazılarını yırtmak için yazdığını belirtiyor. Çünkü o, edebiyatı daha yüksek bir konuma layık görmektedir: "Hâlbuki benim nazarımda [edebiyat] o kadar büyüktür ki... Cehaletin nâsûtî [beşeri, dünyevi] duyguları alçalttığı beşeriyet için onu bir hars [ekin, kültür] addederim. Nazarımda edipler, insanlara adiliklere karşı nefreti talim edecek mürşitlerdir. (yol göstericilerdir)..." (Ali Canip, "Ömer Seyfettin", Genç Anadolu, s. 5, 3 Mart 1338 [1922), s. 1-2).
İşte bu iki mektubun yazıldığı tarihler arasında Ömer Seyfettin ile Ali Canip'in tanışmış olmaları muhtemeldir. 1324 [1908]'deki mektubundan bir müddet sonra, Ömer Seyfettin, Selanik'te çıkan Kadın (Sayı: 3, 9 Kasım 1908) dergisinde, Catulle Mendes'ten tercüme bir metin yayımladı. "Dört Nala" başlıklı bu metnin ilk cümleleri, iki sevgilinin atlarını dörtnala çıldırasıya koşturduklarını söylüyor. Sevgililerin konuşmalarından anlaşılıyor ki kadın evlidir, kocasını sevmemektedir ama kocası tarafından sevilmektedir. Kocası ve beraberindekiler onları yakalamak, birbirlerinden ayırmak istemektedirler. Ayrı düşmeyi göze almaktansa atlarını yolun sonundaki uçuruma sürme kararı verip, atları mahmuzlar, ikisi birden... Kısa hikâyenin bitiş cümlesi ise şu:
O vakit âşığın atı girdabın içine fırladı. Lâkin âşıka, bu mahir amazon, şedit [çok şiddetli] bir dizgin darbesiyle, ayakları titreyen atını, uçurumun kenarında birdenbire durdurttu ve yıldızlar altında, eğilerek, kendisine parçalanmış kollarını uzatan erkeğin kayadan kayaya yuvarlanmasına tebessüm ederek baktı!
Karşılıklı konuşma biçiminde kaleme alınan bu küçük hikâye (tekellümü hikâye), son paragraftan anlaşıldığı üzere, sadakatsizlik temasını işlemektedir. Yazarın bakış açısı kadının vefasızlığını eleştirmektedir. Bu durum, kendini ahlak bekçisi sayan bazılarını rahatsız eder.
O sıralarda yine Selanik'te çıkan Yeni Asır'da, gazete sahibi Fazlı Necip'in kardeşi, itirazda bulunur. Ali Canip'in söylediğine göre bu yazıda denmektedir ki: "Velev ki tercüme olsun, Müslüman kadınlarının sadakat ve hamiyetini rencide edecek bir parçanın neşri, İslâm âdâbına aykırıdır" (Ali Canip, Yeni Türk Edebiyatı Üzerine Makaleler, s. 79; Hasan Ali Yücel, Edebiyat Tarihimizden, 1957, s. 196-197).
Ali Canip'e göre bu yazı, "riyâkârâne"dir ve sahibine haddi bildirilmelidir! Kaleme sarılır ve der ki:
Geçen haftaki Kadın'ımizda, Perviz Bey biraderimizin Catulle Mendes'ten tercüme ettiği parça tam bir gerçek hayat sahnesidir. Onda ne kadınlığımıza bir "hakikat darbesi" ne de "iffet ve terbiye-i umumiye”ye karşı bir tecavüz vardır. Ve görüyoruz ki muharriri, bu âşıkane serqüzeşti alkışlayarak şakrak bir ifade ile tasvire özenmemiştir. Ve hatta o aşk şaşkını genci ne tahkir ne de methediyor. Esere, "kendisine parçalamış kollarini uzatan erkeğin kayadan kayaya yuvarlanmasına mütebessimâne baktı!" diye nihayet veriyor. Çünkü o kadın "son bir aşk öpücüğü ile uçurumlara beraber" atılmıyor.
Şimdi şu küçük parça santimantalist bir kalemin mahsulü olarak yazılsaydı da onları takip eden koca yetişerek her ikisini katletseydi, acaba bize "bir terbiye ve uyanış dersi" olur muydu? Olmayacağı bunun binlerce misli yazılmış eserlerle sabittir. Ne hâcet, Sadi'nin Gülistan'ından daha güzel bir ahlâk kitabı var mıdır? Fakat şimdiye kadar hangi dimağa âmil olmuştur?
Biz bu hakikatleri bildiğimiz için Kadın dergisini eski asra ait köhneperestâne "sipekülatif" ahlâk kitabına benzetmemek istiyoruz. Bu fikrimize dergimizin hemşireleri Mehasin ve Demet de iştirak ettiklerini gösterdikleri için muarızlarımızı alkışlayan arkadaşlarımıza bakınız; bu kadar cevap veririz." (Bahçe, Sayı:16, 4 Teşrinisani 1324 [17 Kasım 1908], s. 11-12)
Nüzhet Haşim Sinanoğlu, aynı basın olayını açıklarken Yeni Asır gazetesindeki yazıda "kadınlık hayatımızla münasebeti olmayan böyle bir eserin neşri, ahlaka mugayirdir" şeklinde tehditlerde bulunulduğunu söylemektedir (Millî Edebiyata Doğru, s. 11, İstanbul 1918).
Gerçekten tercüme bir metinle Müslüman kadınlara sadakatsizlik isnat edildiği sonucunu çıkarmak ilginçtir. Ama daha da ilginç olan, Ali Canip'in "Dörtnala" başlıklı metnin altındaki "Perviz'i tanımadığı hâlde savunmasıdır. Yıllar sonra başkalarının da kullanacağı bu takma adı, o sıralar, Ömer Seyfettin kullanmaktadır. Gerçi daha önce Ali Canip ile Ömer Seyfettin bir defa karşılaşmışlardır. Ama Ali Canip, bu imzayı kimin kullandığından habersizdir. Ömer Seyfettin gönderdiği yeni bir mektupta der ki: "Perviz benim. Sizin benim tercümem olduğunu bilmeksizin hak ve hakikati müdafaa etmeniz beni memnun etti. Teşekkür ederim."
Böylece pek eskiye uzanmayan sıradan bir tanış alma hali, ölünceye kadar devam edecek bir dostluğa dönüşür. Ama öylesine bir dostluk ki kardeşlikten ileri...

Ya Ali Canip Olmasaydı?
Ali Canip olmasaydı, Ömer Seyfettin "Yeni Lisan Hareketi"ni başlatacak ve devam ettirecek bir arkadaştan mahrum kalır, belki de aynı ataklığı gösteremezdi. Yukarıda bahsettiklerimizden sonra Ömer Seyfettin, 28 Ocak 1911'de "Geliniz Ali Canip Bey, edebiyatta, lisanda bir ihtilâl vücuda getirelim" diye sonlanan bir mektup göndererek Yeni Lisan hareketini başlattı. O, Yeni Lisan davasını bütün sayılarında aynı şiddet ve kuvvetle savunan Genç Kalemler'in başyazarıydı.
Hastalığında, Ömer Seyfettin'e Ali Canip ve annesi baktı. Hastalık ilerleyince hastaneye kaldıran ve hep onunla olan, hastalığı gün gün, saat saat kaydeden Ali Canip idi. Öldüğünde Ömer Seyfettin'in hatıra defterine (günlüğüne) sahip çıkan, oradan önemli birkaç sayfayı ilk yayımlayan Ali Canip idi. Ali Canip gibi bir dostu ve arkadaşı olmasaydı, Ömer Seyfettin'in bazı takma adlarını bilmeyecektik. O takma adları bilmemek, onun onlarca kalem tecrübesinden haberdar olmamak demektir. Doğrudan Ömer Seyfettin'i tanıtan ilk yazı (Sahife-i Handekâr: Ömer Seyfettin, Genç Kalemler, 5/13) Ali Canip'indir. Ali Canip, onun sağlığında yayımladığı kitaplarına girmeyen hikâyelerini derleyip toplayarak üç cilt halinde yayımladı:
1. Gizli Mabet (1927), İkbal Kütüphanesi
2. Yüksek Ökçeler (Beyazıt Kütüphanesi, İstanbul, 1926)
3. Bahar ve Kelebekler (Vakit Matbaası, İstanbul, 1927)
Ömer Seyfettin'in "İlyada" tercümesini de ilk defa kitap hâline getiren Ali Canip oldu: İlyada En Eski Yunan Şairi Homeros'un Epope'si, tercüme ve hülasa eden: Ömer Seyfettin, Maarif Vekâleti Yay., Istanbul, 1927.
Ömer Seyfettin hakkında ilk kitabı Ali Canip yazdı: Ömer Seyfettin-Hayatı ve Eserleri, Muallim Ahmet Halit Kütüphanesi, İstanbul 1935; Ömer Seyfettin-Hayatı, Karakteri, Edebiyatı, İdeali ve Eserlerinden Örnekler, 2. b. Remzi Kitapevi, İstanbul, 1947.
İlk elden bilgiler vermesinin ötesinde, bazı yarım kalmış hikâyeleri de bu kitaba borçluyuz. Ali Canip Yöntem'in derlenip kitap hâlinde yayımlanan makalelerinden 13'ü, doğrudan Ömer Seyfettin hakkındadır:

1. "Ömer Seyfettin", Aylık Ansiklopedi, Cüz: 12, Nisan 1945, s. 370-376.
2. "Ömer Seyfettin İçin", İnci, Sayı: 16, Mayıs 1336 [1920], s. 9-12.
3. "Ömer Seyfettin", Genç Anadolu, Sayı: 5, 3 Mart 1338 [1922], s. 1-2.
4. "İkinci Sene-i Devriye-i Vefatı Münasebetiyle: Ömer Seyfettin", Yarın, Sayı: 21, 9 Mart 1338 [1922], s.1-2.  
5. "Ömer'in Hastalığına Dair Notlarım", Yarın, Sayı: 21, 9 Mart 1338, [1922], s. 2-3.
6. "Ömer Seyfettin", Hayat, Sayı: 15, 10 Mart 1927, s. 289-291.
7. "Ömer Seyfettin'in Yaramazlıkları", Resimli Ay, Sayı: 1/37, Mart 1927, S. 44.
8. "Ömer Seyfettin İçin", Hayat, Sayı: 119, 7 Mart 1929, s. 282-284.
9. "Ömer Seyfettin Ve Değeri", Çınaraltı, Sayı: 31, 7 Mart 1942, s. 4-5.
10. "Edebiyatımızda Acı Bir Gün: Ömer Seyfettin", Hilmi Yücebaş: Ömer Seyfettin-Hayatı-Hatıraları-şiirleri- Ölümünün 40. Yıldönümü Münasebetiyle, İstanbul, 1960, s. 112.
11. "Ömer Seyfettin'in 30. Ölüm Yıldönümünde", Cumhuriyet, Sayı: 9184, 5 Mart 1950, s.5.
12. "Ömer Seyfettin İle Nasıl Tanıştik?", Hasan Ali Yücel: Edebiyat Tarihimizden-1, Ankara 1957, s. 196-197.
13. "Bahar ve Kelebekler'e Dair", Hayat, Sayı: 26, 26 Mayıs 1927, s. 503-504.

Hülasa Ali Canip Yöntem gibi bir dostu olmasaydı, Ömer Seyfettin hakkında bugünkü birikimin belki de yarısından yoksun olacaktık. Dostlar başına böyle dostlar, dostluklar.

*Edebice Fikir-Sanat-Edebiyat Dergisi, 
Sayı: 21, Kış 2020, s. 9-11
*Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Öğretim Üyesi

Yorumlar