Ana içeriğe atla

Kayıtlar

İKTİBAS etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

KİTAP MEDENİYETİ - NEVZAT KÖSOĞLU

Biz, bir kitap medeniyetinin varisleriyiz; hayatın her alanını aynı kitabın ölçüleriyle düzenleyen bir medeniyetin. Bu yüzden hayatımızın parlak bir üslubu ve öte dünyayı kucaklayan derin anlamları vardı. Bir kitap medeniyeti kurmak, önce insanın ruh mimarisini bir kitaba göre ölçülendirerek yükseltmek demektir. Ölçülenen ruh, kendi şablonuna göre dünyasını kurar; mimariden musikiye, komşuluk ilişkilerinden uluslararası duruşlara kadar hayatın tamamı anlamlı bir bütün olur. Sadece hayat mı?... Bizim medeniyetimizde tüm evren, canlısı ve cansızıyla anlamlı bir bütündür; birbirleri için, birbirleriyle ve bütünle bağlı; kitabın ruh verdiği ve bağlarını ördüğü bir bütün. Onun için, türkülerimiz, “Burada bir yiğit ölmüş, Gök gürler, bulut ağlar .” derken, sadece benzetme yapmış olmaz. Evet, bizim öyle yaslarımız vardır ki, kurtlar kuşlar katılır; gök gürler bulut ağlar. Allah korkusuyla yarılan, yuvarlanan taşlar, dünyayı ve hayatı bunca güzelleştirenler için örtülü, açık yas tutarl...

YARA - REFİK HALİT KARAY

Güneş çoktan batmıştı; fakat çiftlik gene, sabah oluyormuş gibi, şevkini kaybetmeyen bir aydınlık içinde, kuş cıvıltılarıyla dolu, gölgesiz, hüzünsüzdü. Sıcak iklimlerin akşamlarında, zaten, bizim sabahlarımızda duyulan neşe daha doğrusu, bir hayata, rahata giriş keyfi vardır. Gözlerinizin çiğ ışıktan ve göğsünüzün nefes darlığından kurtulacağını düşünerek bir şeyler yapmak, bir zevke hazırlanmak istersiniz. Ben de emirerine dam üstünde nargilemi hazırlatmıştım, kahvemi bekliyordum; birden avluya dört atlı girdi, dört silahlı Bedevi… Bu dediğim tarihte Sultan Hamit’in Suriye’deki çöl çiftliklerinden birinde müdürdüm. O zamanlar böyle yerlere subaylardan kâhya, askerlerden korucu gönderilirdi; aşiret Araplarının akınlarına karşı koymak için… Gelenlerin en yaşlısı, kısrağından inip karşıma dikildi. Sordum: “Hayrola, ya Şeyh?” Mesele her zaman olan işlerden: İki aşiret, bir gazve (cenk, savaş) esnasında çarpışmışlar, bu dört kişi güç bela baskından kurtulup bana sığınmış, geceyi geç...

TESTİYİ KIRDIK BİZ - ALİŞAN GENÇ

Bizim bir medeniyetimiz vardı. Okyanusa akan büyük ırmaklar gibi coşkun bir medeniyetti bizimki. Hayatın merkezinde insan, insanın merkezinde kalp vardı. İnsanın varoluş gayesine birlikte bir yürüyüştü bizimki. Derya içreydik ve deryadan haberdardık. Atımızı derya üzre sonsuzluğa koşturuyorduk. Cebel-i Tarık’ta, Boğaziçi’nde deryanın üstüne sürüyorduk atımızı. Selahaddin-i Eyyübî idik, Tarık bin Ziyad’dık, Fatih Sultan Muhammed Han’dık. Billur bir kâsede bir bardak suydu bizim için hayat. Kitabımız, kitabelerimiz vardı. Bizim şehirlerimiz vardı, şehir merkezlerimiz vardı. İçinde benliğimizi kaybettiğimiz, eriyik haline geldiğimiz görkemli mabetlerimiz vardı. Celî, sülüs, divanî çeşmelerimiz vardı. “Su yerine süs akardı” çeşmelerimizden. Bizim bir medeniyetimiz vardı. Kazmayı dağa vururduk ama dağın kalbini incitmezdik. Bir “su kasidemiz” vardı bizim. “Su va kfiyelerimiz” vardı. Suyu, Allah’ın mülkü bilir, suyla arınırdık. Çeşmenin başında biz vardık. Hancı da bizdik, yolcu da biz. ...

BİR USANMAZ OZAN İÇİN - ALİ AYÇİL

Ey görklü derviş, ey büyük ozan!... Bugüne kadar, senin bıraktığın bozkırlara senin gönül pencerenden bakmak nasip olmadı bana! Evet, ben de geçtim geçtiğin bozkırlardan... Ama yüzyılların dirençsizliğini, yıkık döküklüğünü modern zamanlara tutuşturan bu kararsız şehirleri, bu bitkin kasabaları kâh bir acımayla, kâh bir isyanla seyrettim o kadar. O kadardı gençliğimin merceği... Zamanı okumaktan, halkı yorumlamaktan, onu sayısız çileye rağmen asırlarca ayakta tutan sebepleri yoklamaktan uzaktım. Artık ilk gençlik yıllarım geride kaldı; yalnızca satıhtaki bozukluklar üzerine konuşan o toy yanlarım terk etti beni. Bugün, yaşadığım toprakların hem tarihi, hem talihi üzerine düşünürken, bütün açıklamaların kavşağında, sultanların, beylerin, bitip tükenmeyen savaşların ya da bitkin bir halkın değil de, senin durduğunu biliyorum. Biliyorum ki, “darı”ya hâlâ “darı” diyorsak ve hâlâ bir “sarı çiçek”le konuşmayı umuyorsak, senin kayıta ihtiyaç duyulmayan okulun sayesindedir... Oysa ben...

"KIZILELMA" NERESİ? - ÖMER SEYFETTİN

"...Hemen göstersünler. Dalkılıç olur, düşmanı harâb iderüz ve kralın tac ü tahtını başına geçürüp Kızılelma'ya dek giderüz..." Kocasekbanbaşı — Kızılelma'ya... — Kızılelma'ya... — Kızılelma'ya gideceğiz! . . . . . . . . Zamanın Süleyman'ı, ansızın... Kükremiş bir tufan hâlinde akseden bu naraları duydu. Otağında yalnızdı. Yarım saat evvel dağılan Dîvân'ın cenk için gösterdiği kahraman arzuyu düşünüyordu. Bugün, yalnız vezirleri değil, kazaskerleri, defterdarları, nişancıları, "ağa, kethüdâ, serdar, yayabaşı, bölükbaşı, vekilharç" gibi, yeniçeri zâbitlerini, hatta solakları bile çağırmış, hepsini huzurunda toplamıştı. Hepsi ".... Kafdağı'na kadar arkandan gelmeye hazırız, padişahım!" diye ayaklarına kapanmışlar, gözlerinden sevinç yaşları dökmüşlerdi. İşte şimdi "sefer kararı" ordu içine yayılmış olacaktı. Otağın biraz uzağında... Küçük meşe ormanının nihayetindeki mahşerde, deminki Dîvân'ın s...

BİR KEŞFİN HİKÂYESİ – NEVZAT KÖSOĞLU

Sizi biraz daha yakın zamanlara getireyim; bu, Ötüken Yayınevi'ndeki editörlük çalışmalarımızın bir hikâyesidir. Kitap okumak güzel şeydir de bir amatörün çiziktirdiklerini editör sıfatıyla okumak çok sıkıntılıdır. Yazan yahut size sunan kişi, aslında kitabın değerine çoktan inanmıştır da nezaketen yahut övünmüş olmamak için şuna bir bakın bakalım yayımlanmaya değer mi diye dosyayı önünüze koyar. Arada hiçbir hatır gönül olmasa da bu dosyaları, acaba dişe dokunur bir şey bulabilir miyim diye sabrımın başına vura vura okumuşumdur. Hayır, sonuna kadar okuyamadıklarım da vardır; öyle ki rahmetli Galip (Erdem) ağabeyin deyişiyle, silah zoruyla bile okunamazlar. Sezar'ın yakınlarından biri varmış, ölüm döşeğindeyken "Sezar, demiş sana bütün haklarımı helal ettim de o berbat şiirlerini dinlemek zorunda kalışımı bir türlü affedemiyorum!..." Adamın canı ne kadar yanmış anlayın... Güzel bir hikâyeye hatta ümit vadeden bir cümleye rastlamak bile beni heyecanlandırmıştır...

UMÛR-U DİN-Ü DÜNYA – MURAT HAFIZOĞLU

Osmanlı Devleti’nin uzun tarihinde, devlet ve toplum hayatının aksayan yönlerini tamir anlamında yenilenme/ıslahat hareketlerinin Kanunî, hatta Yavuz dönemine kadar giden bir geçmişi vardır. O tarihlerden Islahat ve Tanzimat fermanlarına, hatta yıkılış dönemine kadar geçen yüzyıllar içinde, “ehl-i vukuf” kimselerce aksaklıkların tespitini ve ortadan kaldırılma yöntemlerini konu alan pek çok lâyiha kaleme alınmıştır. Bu lâyihalar aynı zamanda yazıldıkları dönemlerin sosyal, siyasal, ekonomik ve dinî yaşantısına da ayna tutar niteliktedir. 16. yüzyıldan itibaren bu lâyihalar “ıslahat risalesi” adıyla daha geniş kapsamlı ve yaygın bir şekilde kaleme alınmaya başlamıştır. Lütfi Paşa’nın “Âsafnâme”si, Nahifî’nin “Nasihatu’l-Vüzerâ”sı, Sarı Mehmed Paşa’nın “Nesâyihu’l-Vüzerâ ve’l-Ümerâ”sı, Sarı Abdullah Efendi’nin “Nasîhatu’l-Mulûk Tergîben li Hüsni’s-Sülûk”u, Gelibolululu Mustafa Âlî’nin “Nushatu’s-Selâtîn” ve “Mevâidu’n-Nefâis fî Kavâidi’l-Mecâlis”i, Koçi Bey’in ünlü “Risâle”si, ...

VEY IRMAĞI - DİLAVER CEBECİ

Yeryüzünde ırmaklar çoktur. Kimi ağır, yorgun, sessiz akar, kimi başı dumanlı dağların arasından çağlayıp gider, kimi Fuzûli'nin dediği gibi “Başını taştan taşa vurup gezer.” Ama Vey onlara benzemez. Ben Vey ırmağını görmedim. Görmedim ama bilirim ki Vey'in bütün ırmaklardan başka bir yanı vardır. Vey, Tuna'ya bile benzemez. Kızılırmak mı diyorsunuz? Çok dertleşmişimdir onunla. Onun kıyılarında yılgınlar* olur. Geceleri onun kıyılarında Hitit savaş arabalarının tekerlek seslerini duyarsınız. Bir köprü başında "Allı gelin”in türküsünü duyarsınız. Aras mı dediniz? Fırat mı, Dicle mi dediniz? Günlük hayatımızın her anında, bizimle yan yana, bizimle iç içe, bizimle kan kardeştir onlar.  Ben Vey ırmağını hiç bilmem, hiç görmedim. O, bin üç yüz yılın küskünlüğü ve garipliği ile erimez demir dağların ardından, bir deli cengâverin yenilmişliği ile sadece haritalarda görebildiğim bir yöne gider. Düşlerimde görürüm ki ne zaman bir yağmur yağsa bütün köprüleri yıkar. Yıkar d...

YA ALİ CANİP OLMASAYDI?* - PROF. DR. NAZIM HİKMET POLAT*

Sokrat konuşur, öğrencileri not tutarmış. O notlar olmasa, Sokrat'ın eseri de olmayacaktı demek ki... Belki Sokrat'ın eseri değil ismi bile bugüne gelmeyecekti. Dünya kültür ve medeniyet tarihinde daha niceleri, kendisini tanıyan vefakârların himmetiyle geniş kitlelere ulaşmıştır. Türkiye'nin en büyük şairlerinden Yahya Kemal; Balkanlara Seyahat (1912) risalesinden başka bir şey yayımlamadığı sıralarda, kendisini "Sokrat tarzına mensubum" diye tanıtıyor, etrafındakiler onun sohbetleriyle gaşyoluyorlardı. Fakat o, ilk gençlik yıllarında İrtika'da neşrettiklerini artık şiir saymıyor, hayranlıkla dinlenen, taklit edilmeye çalışılan şiirlerini ise henüz olgunlaşmadığı kanaatiyle hiçbir dergiye vermiyordu. Uzun bir aradan sonra tek tük imzası görülmesine rağmen o hâlâ sohbet adamı sayılırdı. Başkaları onunla "şiirsiz şair" diye alay etse de o mükemmele varmadan "eserim var" diyemiyordu. Ömrünün sonuna kadar mükemmeli arayıp durdu, kitap yayım...