Ana içeriğe atla

Kayıtlar

MEHMET MUHARREMOĞLU etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

MAGURUS'UN ARKA KOLTUĞUNDAKİLER (ARZ-I HAL) - MEHMET MUHARREMOĞLU

Muhterem efendim. Ulaşmak istediğimiz bir Menzil vardı: İlim yolcularıydık. Denkler dizilmiş, develer hazırlanmıştı. Kendimizden büyük ideallerimiz vardı. Heyecanlıydık. Okuyup adam olacaktık. Memleket omuzlarımızda yükselecekti. Bu halimizle kendimizi Kürşad'ın askerleri gibi hissediyorduk. Erkenden kalktık o gece. Zorlu bir yolculuğa çıkacaktık. Ama uyku nerde? Sabah yıldızını bekleyecektik artık. Ne uzun ve ne karanlık gece idi Rabbim! Birden bulutlar sarmıştı etrafımızı. Yoksa yolculuk ertelenecek miydi? Bu havada çıkarsak yolumuzu kaybedebilirdik. Kara bulutlar iyiye alamet değildi. Üstelik yolumuz çetindi. Bekliyorduk; sabırsızlıkla ve heyecanla. "Ve bir yıldız doğdu geceden". Vakti bilmiyorduk; sandık ki sabah yıldızıdır. "Çıkılan yoldan dönülmezdi" değil mi efendim? Kürşad da böyle demişti erlerine. Bir defa develer hazırlanmış, kalemler kuşanılmıştı. Yükledik develeri: "Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle". Yola çıktık böylec...

BİR ESKİ ZAMAN YOLCULUĞU - MEHMET YILMAZ

Türküdar çalıyordu. Sazın bütün göğsü avuçlarının içindeydi. Türküdar baştan ayağa bütün vücuduyla türküyü yudumluyordu. Türkü, mana ve mefhumuyla Türküdar’ın içindeydi. Türküdar sanki sazı çalmıyor da bebek nenniliyordu; o kadar nazikti. Ya da saz çalmıyor da sert bir toprağa, yıllarca kazma değmemiş bir araziye kazma sallıyordu. Sanki bir düşmanın boğazına sarılmış, acunun öcünü alıyordu. Bizans içlerinde at koşturan bir Selçuklu çerisiydi. O derece haşmetliydi. At üstünde dört nal bir koşuya vurmuştu kendini, tetikteydi. At ha çatladı ha çatlayacaktı. Bazan da düz bir ovada rahvan bir yürüyüşe geçiyordu. Türküdar, eliyle değil; gövdesiyle çalıyordu sazı. Telden tele geçerken parmaklarıyla beraber kır saçlı başı ve aksak ayağı da birlikte gidip geliyordu. Tellerin üzerinde gezinen mızrap değil, Türküdar’ın yüreğiydi. Ezgi değiştiren perdeleri tutmuyor; yüreğimizi sıkıp bırakıyordu. “Tamam mıyız?” diyor Reis. “Ferhat gelmedi Reis.” diye cevaplıyor muavin. Biraz sonra acele adıml...

KIR TAŞI - MEHMET MUHARREMOĞLU

Bismillahirrahmanirrahim diyerek doğruldu duvarın dibinde serili duran yer yatağından. Emekleyerek sofanın ucundaki tahta merdivene doğru ilerledi. Fındık Nene ayakyoluna gideceği zaman kalkardı yatağından. Onun dışında sürekli yatağında yatar; namaz vakitlerinde yanına koyduğu tandıra teyemmüm ederek yatağın içinde oturduğu yerden, göz ucuyla kılardı namazlarını. Ayakyoluna gideceği zaman da evin arka tarafındaki kısımda bulunan tuvaleti kullanırdı. Sonra arka ayazda duvara tutunarak abdestini alırdı. Duvarlara tutunarak geri yatağına dönerdi. Evdelerse torunu Fatma ya da gelini Döne, koluna girer yardım ederlerdi. Evde yoklarsa Fındık Nene duvarları takip ederek yatağını bulurdu.   Fındık Nene’nin gözleri iyi görmezdi. Sadece aydınlığı ve karanlığı biraz fark ediyordu son zamanlarda. “Azıcık ışıyor yavrum buna da şükür” derdi. Namaz vakitlerini yılların verdiği tecrübeyle tahmin ederdi. Kulağı da iyi duymadığından karşı köylerde okunan ezanı duymaz, “öğlen ezanı ohundu mu yavr...

KENT TAŞI - MEHMET MUHARREMOĞLU

Hikâye Malzemesi Dükkânı İçin Heybemizde İşlenmiş Malzeme Bulunur: -Hik â ye Malzemesi Esnaflarından Muhterem Hasan Keklikci Ağabey’e- -          “Selamün aleyküm usta.” “Ve aleykümselam. Buyur ede?” “Hikâye Malzemesi Dükkânı bura mı?” “Doğru gelmişsin. Buyur, ne lazımdı?” “Bende biraz hikâye içi var da, hikaye içi alır mısınız?” “Gardaş, biz kendi imalatımızı toptan fiyatına satıyoruz. Dışarıdan alırsak zarar ederiz.  Biz işin ticaretinde değiliz. Maksat vatandaşın işi görülsün. Malzeme al-satcılığını yol üstünde Hasan usta var, o yapar. Bak bu gördüğün listeler hep bizim imalatımız. Depo malzeme dolu. Amma yol üstündeki Hasan usta bu işin ticaretini yapar. Bazen ben de malzeme veririm ona. Biz imalatçıyız. O alır satar. Satılacak malzemen varsa sen ona götür." “Abi benim malzeme işlenmiş, kabuğu, eşeleği ayıklanmış malzeme yalnız. Hikâye içi. Bir bak istersen." “Bir bakalım o zaman, aç bakalım heybeni. ….. Hımmm… Temiz görünüyor. Taze ...

ALTMIŞBİRİNCİ SİMİT - MEHMET MUHARREMOĞLU

-Simitciiiiiiiiiiiiiiiiiii... Tazee simiiit vaaar! Simit tepsisi başımın üstünde İtfaiye'nin arkasındaki Alamancı evlerinin bulunduğu sokaklardan birine girmiştim. Bu sokaklar simitçiler için iyi bir pazardı. Bu mahallenin çocukları nazlı çocuklardı. "Simitçi" ünlemesini duyar duymaz pencerelere dayanır ve annelerine simit aldırırlardı. En çok simidi bu sokaklarda satardım ben. O gün de tepside kalan son birkaç simidi tüketmek için girmiştim o sokağa. *** Simit satmayı ben istemiştim. Annem güvenmedi önce. "Sen küçüksün, satamazsın, beceremezsin" dedi. Ağlayıp zırlayınca mesele babama gitti. Babam, "bırak satsın çocuk", dedi. "Harçlığını çıkarsın hiç değilse". Abim, mahalledeki fırına söylemiş. "Salih gelecek Mahmut Usta, ona beş on simit ver satsın" demiş. Mahmut Usta da "Olur ede, gönder çocuğu" demiş. Simitçilik maceram böylece başlamıştı. Ertesi gün fırına gittim, "Ben Hasan Usta'nın oğluyum" dedim. Do...