Ana içeriğe atla

Kayıtlar

HİKÂYE etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

BİR ŞAŞI GÖZ - M. CİHAN ALLİŞ

  Efendim merhabalar. Ben 67 yaşında, 8 çocuk babası, eşini toprağa vermiş, torunlarının isimlerini birbirine karıştıran, günde 20 farklı ilaç tüketen, birkaç kez Hacca gidip “Hacı”; biraz para kazanıp da eli bol olunca “ağa” olarak anılan bir ihtiyarım. Köylüm sağ olsun, “Hacı” olarak da “ağa” olarak da “Hacı Ağa” olarak da beni bildi. Ben de yıllarımı bu yakıştırmalara layık olmaya çalışarak geçirdim. Arada sırada da “El alem ne der?” endişesinden ailemi müşkül durumda bıraktım. Haklarını helal etsinler. Bakmayın böyle tek nefeste derdimi anlatabildiğime. Bu toprakların her ihtiyar adamı gibi derdini anlatmaktan acizim ben de. Dert benim de, anlatan ben değilim bu sefer. Sebze meyve sattığım, ömrümü verdiğim ve nice ömürleri de çürüten hal dükkanıma kara bir oğlan geldi. “Hikâye Malzemesi Dükkânı” diye bir yerde çalışıyormuş. Harçlık vermek için elimi cebime attığımda beni ikaz edip “Hacı Emmi hele 2 çay söyle de içelim.” dedi.    Ne iş yaptığını anlamadım ama küçük esn...

YAĞMUR TAŞI - MUSA YILDIZ

Daha baharın ilk günlerinde gökyüzü ayaz, yağmur bir türlü yağmaz. Yalvarır köylü Gökgüllü Hüseyin Emmiye. -   Ya Hüseyin emmi çıkar artık şu yağmur taşını. Oku-üfür götür göm pınarın önüne derler. Gökgüllü Hüseyin Emmi; kimseye zararı olmayan, masum, pek dolaşmayı sevmeyen, kendi işinde gücünde olan yani kendi halinde, halim selim bir tip. Birazda eringeçtir, Hüseyin Emmi biraz kapris, biraz naz falan. Gökgüllü Hüseyin emminin portesi bundan ibaret gibi. Ama ayrıcalığı lakabından da anlaşılacağı gibi bazen derin mevzulara takılır. -    Çok işim var kardeşim, şimdi ben taa Fakıoğlu Pınarına kadar gidip de yağmur taşı gömemem pınar önüne der. Köylüler: -           Ya Hüseyin emmi ekinler daha yeşermeden kuruyor. Bu sene yağmur, bak işte yağmıyor. Mutlak bunda bir hikmet vardır. Belki de Rabbim senden dua bekliyor. On sene öncede böyle olmuş sonra sen taşı okuyup pınar önüne gömmüşsün yağmur yağmış. Derler. Gökgü...

BİR ESKİ ZAMAN YOLCULUĞU - MEHMET YILMAZ

Türküdar çalıyordu. Sazın bütün göğsü avuçlarının içindeydi. Türküdar baştan ayağa bütün vücuduyla türküyü yudumluyordu. Türkü, mana ve mefhumuyla Türküdar’ın içindeydi. Türküdar sanki sazı çalmıyor da bebek nenniliyordu; o kadar nazikti. Ya da saz çalmıyor da sert bir toprağa, yıllarca kazma değmemiş bir araziye kazma sallıyordu. Sanki bir düşmanın boğazına sarılmış, acunun öcünü alıyordu. Bizans içlerinde at koşturan bir Selçuklu çerisiydi. O derece haşmetliydi. At üstünde dört nal bir koşuya vurmuştu kendini, tetikteydi. At ha çatladı ha çatlayacaktı. Bazan da düz bir ovada rahvan bir yürüyüşe geçiyordu. Türküdar, eliyle değil; gövdesiyle çalıyordu sazı. Telden tele geçerken parmaklarıyla beraber kır saçlı başı ve aksak ayağı da birlikte gidip geliyordu. Tellerin üzerinde gezinen mızrap değil, Türküdar’ın yüreğiydi. Ezgi değiştiren perdeleri tutmuyor; yüreğimizi sıkıp bırakıyordu. “Tamam mıyız?” diyor Reis. “Ferhat gelmedi Reis.” diye cevaplıyor muavin. Biraz sonra acele adıml...

KIR TAŞI - MEHMET MUHARREMOĞLU

Bismillahirrahmanirrahim diyerek doğruldu duvarın dibinde serili duran yer yatağından. Emekleyerek sofanın ucundaki tahta merdivene doğru ilerledi. Fındık Nene ayakyoluna gideceği zaman kalkardı yatağından. Onun dışında sürekli yatağında yatar; namaz vakitlerinde yanına koyduğu tandıra teyemmüm ederek yatağın içinde oturduğu yerden, göz ucuyla kılardı namazlarını. Ayakyoluna gideceği zaman da evin arka tarafındaki kısımda bulunan tuvaleti kullanırdı. Sonra arka ayazda duvara tutunarak abdestini alırdı. Duvarlara tutunarak geri yatağına dönerdi. Evdelerse torunu Fatma ya da gelini Döne, koluna girer yardım ederlerdi. Evde yoklarsa Fındık Nene duvarları takip ederek yatağını bulurdu.   Fındık Nene’nin gözleri iyi görmezdi. Sadece aydınlığı ve karanlığı biraz fark ediyordu son zamanlarda. “Azıcık ışıyor yavrum buna da şükür” derdi. Namaz vakitlerini yılların verdiği tecrübeyle tahmin ederdi. Kulağı da iyi duymadığından karşı köylerde okunan ezanı duymaz, “öğlen ezanı ohundu mu yavr...

KENT TAŞI - MEHMET MUHARREMOĞLU

Hikâye Malzemesi Dükkânı İçin Heybemizde İşlenmiş Malzeme Bulunur: -Hik â ye Malzemesi Esnaflarından Muhterem Hasan Keklikci Ağabey’e- -          “Selamün aleyküm usta.” “Ve aleykümselam. Buyur ede?” “Hikâye Malzemesi Dükkânı bura mı?” “Doğru gelmişsin. Buyur, ne lazımdı?” “Bende biraz hikâye içi var da, hikaye içi alır mısınız?” “Gardaş, biz kendi imalatımızı toptan fiyatına satıyoruz. Dışarıdan alırsak zarar ederiz.  Biz işin ticaretinde değiliz. Maksat vatandaşın işi görülsün. Malzeme al-satcılığını yol üstünde Hasan usta var, o yapar. Bak bu gördüğün listeler hep bizim imalatımız. Depo malzeme dolu. Amma yol üstündeki Hasan usta bu işin ticaretini yapar. Bazen ben de malzeme veririm ona. Biz imalatçıyız. O alır satar. Satılacak malzemen varsa sen ona götür." “Abi benim malzeme işlenmiş, kabuğu, eşeleği ayıklanmış malzeme yalnız. Hikâye içi. Bir bak istersen." “Bir bakalım o zaman, aç bakalım heybeni. ….. Hımmm… Temiz görünüyor. Taze ...